Çanakkale, İmanla Yazılan Destandır

Etiketler :


51. baskısı yapılan "Çanakkale Mahşeri" isimli romanın yazarı araştırmacı Mehmed Niyazi ile Çanakkale'nin bilinmeyen yönlerini konuştuk.

Best seller haline gelen ve 51. baskısı yayınlanan  "Çanakkale Mahşeri" isimli gerçek romanın yazarı M. Niyazi Özdemir'in deyimiyle "İmanla Yazılan Destan: Çanakkale Zaferi'nin 98. yıl dönümünde Çanakkale Harbi'nin bilinmeyenlerini konuştuk. Özdemir ile söyleşimiz şöyle sürdü: 

-Sayın Mehmed Niyazi, “ÇanakkaleMahşeri” adlı kitabınızı yazmadan önceÇanakkale’ye kaç defa gittiniz?

Mehmed Niyazi: Vallahi saymadım ama çok gitmişimdir. Her gidişimde 5-10 gün kaldım. Savaş olan alanları, hatıralarda ismi geçen bütün tepeleri, sahilleri ve tabyaları dolaştım. “Adı geçenyerler burası mı, değil mi?” diye iyice araştırdım. İnsanoğlu heyecanlanır, yabancı kaynaklarda o tepelerin veya savaş yapılan yerlerin ismi yanlış bilinebilir. Onun için o tepeleri, tabyaları ve sığınıkları tek tek tesbit ettim. Yani kâfi miktarda, ne kadar gerekiyorsa o kadar gittim. Şimdi bir rakam söylersem, mesela 21 defa dersem yanlış olabilir. Ama çok gittim.

ROMANI YAZMADAN 700 KAYNAK OKUDUM

-Yine kitabınızı yazmadan önce yerli ve yabancı kaynakları okudunuz mu?

Ben bu kitabı yazıncaya kadar Çanakkale hakkında hatırat ve belgesel olarak 24 kitap yazılmış. Bunları okudum. Çanakkale savaşına 640 Alman Subayı katılmış, Onların yazdıklarını okudum. Bunlardan bazıları mesela bir kitap dolusu hayatını anlatıyor, o kitapta Çanakkale 15 sayfalık bir yer alıyor. Ben o 15 sayfalık bölüm için adamın hayatını anlattığı kitabını okudum. Bazı Alman subayları da Çanakkale hatıraları için kitabın içindekiler bölümüne başlıklar koymuşlar. Ben sadece Çanakkale ile ilgili bölümlerini okudum. Böylece “Çanakkale Mahşeri”ni yazmadan okuduğum kaynak sayısı 700’ü geçti. 

-Çanakkale Harbi’nde Ordumuzun komutasını bir Alman Generale kim  verdi?  
-Liman Von Sanders’i ordumuzun başına getiren Enver Paşa'dır. Ancak ben Enver Paşa’nın akrabası değilim. Ekstra bir sempatim de yok. Bizim Devletimiz Osmanlı Birinci Cihan Harbi’nde battı. Enver Paşa’nın Yarbaylıktan yukarı çıkışı süratli oldu. 1912’de Büyükçekmece Gölü’nün yanında Muratlı tepeleri var. Ordan ötesini Bulgarlara verme taraftarı. Hatta Cemal Paşa ile Said-i Nursi’nin de orada bir kavgası da rivayet edilir. 

CEMAL PAŞA İLE SAİD-İ NURSİ'NİN KAVGASI

-O kavgadan bahseder misiniz?

Said-i Nursi talebeleriyle gelmiş, gönüllüler olarak, savaşacak. Cemal Paşa diyor ki: “Sait bey bu iş imamlığa, din bilgisine benzemez. Bu askerliktir. Ben Edirne’nin geri alınmasına karşı değilim. Alanın da ayağını öperim. Ama askeri bilgilerimiz bunun olmayacağını bize söylüyor.” Alman Kaiseri 2. Vilhem’in “İstanbul Bulgarların olacaktır” diye beyanatları var. Çünkü Bulgar Kralı Ferdinand, Almandır. Yani İstanbul’da sadece İngilizlerin, Rusların gözü yok, Almanların da gözü var. Tabi Enver Paşa Trablusgarp’tan geldi, gönüllüler topladı. Hükümete el koydu. Hurşit Paşa’yı Onuncu Kolordu Komutanlığına kendisini Kurmay Başkanlığı’na tayin ettirdi. Orada bugünkü sınırlarımızı tuttu. Bu da Enver Paşa’ya büyük ün kazandırdı. Belki biraz da güven kazandırdı. Şimdi Enver Paşa’nın hızlı yükseliş sebepleri bunlar. 

DEMİR KÖMÜR VE TEKNOLOJİ ONLARDA

-Üstünlüğü niçin Avrupalılara kaptırdık?


Ekonominin itici gücü demir ve kömür bizim topraklarımızda değil, Avrupa'da çıkıyor. Modern teknoloji Almanya ve İngiltere’den fışkırıyor. Çünkü demir ve kömür boldu. 1850’den itibaren demir ve kömür yerini petrole bıraktı. O zamanki dünya rezervlerinde de en çok petrol Kuveyt, Musul, Kerkük’te, yani Osmanlı’da var. İşte 1850’den 1914’e kadar. Biz toprağımızdaki petrolü hayatımıza katalım. Ayağa kalkalım. Avrupalılarla bunları bölelim. O zaman dünyada bizim karşımızda dört büyük devlet vardı. Almanya, İngiltere Fransa ve Rusya. O zaman Amerika ta ötede. Yani İngiltere’den korkuyor Amerika. Esamesi okunmuyor. 

ALMANLAR PETROL BÖLGELERİNE DEMİRYOLU YAPTI

-Bu plan kimin?

Sultan 2. Abdülhamit “Bu dördü bir araya gelirse, bizi arzu ettikleri gibi bölerler. Onun için ben bunların arasına bir bomba atayım” dedi. O bomba nedir? İstanbul-Medine Devlet Demir Yolları’nın ihalesini Almanlara verdi. Almanlar da uyanık olduğu için nerede petrol varsa oradan Devlet Demiryollarını geçirdi. Ama Abdülhamit Han bunu biliyor. Projeyi yakından takip ediyor. 

OSMANLI'YI TAKSİMDE  ANLAŞTILAR

-Almanlar bu imtiyazı alınca bu sefer Fransa, İngiltere ve Rusya ne yaptılar?

Osmanlı’nın bölüşülmesini çok gizli bir şekilde gündeme getirdiler. 1907’de bir araya geldiler. Osmanlı Devleti’ni aralarında taksimde anlaştılar. Bu taksimata göre; bütün Doğu Anadolu, Karadeniz, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Trakya, Antalya’ya kadar Rusya’ya, Antalya’dan Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan beride olan bölge Fransa’ya, Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Petrol bulunan ve Arapların meskun olduğu bütün bölgeler de İngiltere’ye kalıyordu. Biz bu bölüşmeden ya da savaştan güya haberimiz yokmuş gibi davrandık. 

ALMANLARLA İTTİFAKA MECBUR KALDIK

Önce Almanlara karşı Ruslarla ittifak kurmak istedik. Rus Çarı kabul etmedi. Fransızlarla görüşmek istedik. Görüşmediler bile. Cemal Paşa Londra'ya geçti, İngilizler de "Ruslar'a karşı sizinle ittifak içinde görünmek istemiyoruz" dediler. Biz Almanlarla mecburi bir ittifaka girmeye karar verdik. Bunu Alman imparatoru Kaiser’e bildirdik. Kaiser, 69 generalini topladı, teklifi onlara açtı. Onlar kabul etmediler. Kaiser, 5 yıldır İstanbul'da yaşayan Liman Von Sanders'in gönderdiği Türklerle ilgili raporu okudu. Generaller, Bizimle ittifakı kabul ettiler. 2 Alman gemisi boğazlardan girdi, Çanakkale’de bize sığınmış oldu. 

İNGİLİZLER, 7,5 MİLYON ALTIN ÖDEDİĞİMİZ HALDE ZIRHLILARI BİZE VERMEDİLER
-Evet, Balkan Harbi’nde Yunanlıların Averof diye çok modern bir zırhlısı var. Averof’a karşı bizim Hamidiye zırhlımız kahramanca harp etti ama, Averof’un karşısında çok büyük zayiat verdik. “Biz de modern zırhlı yapalım” diye başta Padişah Mehmet Reşat, olmak üzere bütün İstanbul’un gelinleri ve kızları altınlarını bağışladı. Yedi buçuk milyon altına biz İngiltere’ye 2 büyük modern zırhlı gemi sipariş ettik. Gemilere de “Sultan Osman” ve “Reşadiye” ismi verildi. Bunların inşası bitti. Zırhlıların bedelini peşin ödedik.  

Birinci Dünya Harbi’nin patlama arefesi olduğundan gemileri almaya Rauf Orbay gitti. O sırada Avam Kamarası’nda konuşan Churchill diyor ki: “Osmanlı sipariş verdiği gemilerin parasını da ödemiştir. Ancak İngilizlerin yüksek menfaatleri bunları Osmanlı’ya vermemize müsaade etmiyor”. Ne paramızı verdiler, ne de o 2 gemimizi. Bunun üzerine Rauf Orbay gemileri kaçırmak istedi. Limandan çıkarken yakalandı. 

-Çanakkale Savaşına nasıl girdik?

Onun üzerine iki Alman gemisi geldi. Yavuz ve Midilli oldular. Yine de Enver Paşa savaşa girmeye kararlıydı ama, biraz daha Almanya Rusya ile boğuşsun, biraz kırılsınlar ki, bize gelinceye kadar kuvvetleri zayıflasın diye düşünüyordu. Onun üzerine bu gemileri Marmara’da tutuyordu. Enver Paşa Çanakkale’de iken, oradaki Savunma Hatlarımızın Kontrolündeyken, Genelkurmay 2. Başkanı Bahattin Bey'in izni ile Şason Paşa, Karadeniz’e çıktı. Rus sahil şehirlerini ve gemilerini bombaladı ve bizi de fiilen savaşa sokmuş oldu. Enver Paşa Çanakkale’den döndü, Bahattin Bey'i görevden aldı ve savaş bitene kadar bir kenarda bekletti.Yani Çanakkale Savaşı'na biz işte böyle girdik. Zaten savaş gemileri bize saldırmak için gelmişler. Çaresi yok. 

BİZ O MÜCADELEYİ MÜSLÜMANLARDAN GELEN YARDIMLA YAPTIK

-Bu arada Şeyh-ül İslam’dan Cihad fetvası alındı mı?

Tabi tabi. Halife ve padişah olan Sultan Reşat, Şeyh-ül İslam Mustafa Hayri Efendi’ye "Cihad’a davet" fetvası yazdırıyor. Bu fetva, Müslüman bulunan her yerde okutuluyor. Mesela yine Said Nursi’nin Alman denizaltı gemisi ile Afrikalı Müslümanları Cihad'a davet için Libya’ya gittiği biliniyor. Mehmed Akif’in de Arap ülkelerine giderek Müslümanları Cihada çağırdığı biliniyor. Yani bütün Müslümanlara bu Cihad fetvası ulaştırılıyor ve Cihad’a davet ediliyorlar. 

-Herkese duyuruldu da, özellikle Arap Müslümanlardan o zaman bize yardım geldi mi?


“Yardım geldi mi?” ne demek! Biz Milli Mücadeleyi o Müslümanlardan gelen yardımlarla yaptık. Gelmez olur mu? 

BİZİ ARKADAN VURANLAR HRISTİYANDI

-Bize hep “Arapların bizi arkadan vurduğu” söylendi de onun için bunu sordum. 

Araplar bizi arkadan vurdu ama kim vurdu? Arapların yüzde 7’si zaten Hrıstiyan. Onlar Avrupa ile iç- içe. Bu bir. İkincisi de 1914’ten sonra Şerif Hüseyin’i İngilizler ayarttı. Yüzde 2 de Şerif Hüseyin’in kuvvetleri var. Ona ““Lavrens’la beraber isyan edersen Büyük Arap Krallığı’nı sana kurduracağız” dediler. Şerif Hüseyin ayvayı yedi ve onlar bizi arkadan vurdu. Amma Şerif el Tunusi, Şeyh Sunusi ölümüne bizim yanımızda harp etmişler. 

-Çanakkale’de Kastamonulular, Yozgatlılar, Bayburtlular gibi, Kudüslüler, Bağdatlılar, Mekkeliler ve Medineliler de var mı? 

Elbette, mesela Hasan Mevsuf tabyası var. Mevsuf Libyalı bir Müslümanın adıdır. Şimdi bu Müslüman Arap kardeşlerimiz yalnız Çanakkale’de değil, Sarıkamış’ta, Galiçya’da da bizim yanımızdalar. Çünkü bunlar bizim aynı zamanda vatandaşımız. Hatta Milli Mücadele’den önce, biz silahları bıraktıktan sonra Şeyh Sunusi “Ne yapalım?” diye buraya geldi. Burada Topkapı Sarayı’nda ulemalar toplandı. “Anadolu’da harekatı başlatalım mı, başlatmayalım mı?”, “Müslümanların ümidi var mı?” “Kırdıralım mı?”, “Değer mi?” Bu sorulara karşı en büyük müdafayı Şeyh Sunusi yaptı. Sonuna kadar. “Ben rüyalar gördüm. Mutlaka galip geleceğiz.” Milli Mücadeleye başladıktan sonra halkı düşmana karşı ayaklandırmak için Anadolu’yu köy köy dolaştı. 

MEKKE'YE GİDEN YOL

-Allah, Allah! Bunları kimse bilmiyor.

Daha bilinmeyen neler var Selami bey? 1922’ye kadar bu sürdü. Milli Mücadele bitinceye kadar buradaydı. 1922'de buradan giderken, Kemal Paşa, Adana’ya kadar onu uğurladı. Hatta buradan üzgün ayrıldı. 

-Niçin üzgün ayrıldı?

Muhammed Esed’in “Mekke’ye Giden Yol” adlı çok ünlü bir eseri vardır. Muhammed Esed, çok iyi bir Müslüman olmuştur ama biz Avrupa’ya yönümüzü döndüğümüz için bizi fazla sevmez.  Esed bu eserinde diyor ki: “Şeyh Sünusi, sonuna kadar Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında oldu. Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın yanında oldu. Fakat Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının yönünü Batı’ya döneceğini sezince büyük bir hüsrana uğradı.” Esed şöyle devam ediyor: “Mustafa Kemal Şeyh Sunusi’yi Adana’ya kadar uğurladı. Adana’dan Şam’a geldi. Şam’da Arap ileri gelenleri, Kabile Reisleri, şeyhler, bunu ziyaret etti. 

ŞEYH SUNUSİ'DEN  SURİYELİLERE TAVSİYE: AYRI DEVLET KURMAYIN, TÜRKİYE'YE İLTİHAK EDİN

-O zaman Suriye kimin elindeydi?

Fransızların elinde. Şam, kaynıyor. Fransızlara karşı isyan hareketleri görüşülüyor. Şeyh Sunusi dedi ki: Mutlaka isyan edin ve Fransızları kovun. Ama sakın ayrı devlet kurmayın. Devlet kurarsanız, Avrupa’nın oyuncağı olursunuz. Türkiye’ye iltihak edin.” Esed burada diyor ki: “Şeyh Sunusi’deki şu vefaya bakınız ki, Mustafa Kemal Paşa’dan Batı’ya döneceğini tahminde bulunduğundan hüsranla ayrılıyor, hala Suriye’nin Türkiye’ye iltihak etmesi tavsiyesinde bulunuyor.” Sonra Muhammed Esed bu Şeyh Sunusi hazretleriyle görüşüyor. Muhammed Esed’in kitabında var. Görüşmeyi şöyle anlatıyor: “Dedim ki; Şeyhim, sana devlet kurdurmak için İngilizler İtalyanlara karşı seni destekleyecekti. Sana: ‘Yeter ki Osmanlı’nın yanında olma’ dediler. Sen; ‘Osmanlı biraz daha rahat nefes alsın’ diye hiçbir ümidin yokken en kıymetli evlatların ile İngilizlere saldırdın. Bu yanlış olmadı mı? Yani senin bir medeniyet ortaya çıkaracak gücün vardı” Şeyh Sunusi Bana şunu söyledi: “Muhammed, ben gaybı bilmem. Benden Osman oğlu bir ricada bulundu. Ben onu yerine getirmekten şeref duyarım. Osmanoğlu'na ihanet edemem"

LİBYA DA TÜRKİYE'YE İLTİHAK EDECEKTİ

Bunu diyen Şeyh Sunusi hazretleri. Dikkat edin, adamlar ne kadar bizim yanımızda. Biz Milli Mücadeleyi yaptık, fakat Libya’da onlar savaşa devam ediyorlar. Dünya çok yorulmuş. Savaşlardan bıkmış. İngilizler Mustafa Kemal Paşa’dan rica ettiler. “Bunlar seni dinlerler. Savaşı durduralım” İnsanlık gerçekten dramatik çok şeyler yaşadı. Şehzade Osman Fuat Efendi kumandasında Libya savaşa devam ediyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın ricasıyla bunlar silahları bıraktılar. Bunun üzerine Şeyh Sunusi Efendi bir deklarasyon yayınladı: “Şimdi dünyanın şartlarından dolayı böyle oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın ricasıyla silahları bırakıyoruz. Şu anda biz ateşli mücadeleyi bırakıyoruz. Ama, ilk fırsatta yine buna başlarız. Çünkü Libya bağımsız olmalı. Bizim iki hedefimiz var. Birincisi: Libya bağımsız olacak, İkincisi: Libya Türkiye’ye iltihak edecek. Devlet olmayacak”

-Devlet olmayacak mı?


Evet, devlet olmayacak. Türkiye’ye iltihak edecek. Uzatmayalım, 1948’de Libya bağımsız oldu. Türkiye’ye başvurdular. İsmet Paşa Cumhurbaşkanı’ydı. Arap Kaymakam Koloğlu'nu oraya Başbakan olarak gönderdi. 1948-1950 yılları arasında Koloğlu oranın Başbakanı oldu. Bizimle yakınlaşmanın bütün her şeyini yerine getirdiler. Hatta Libya’da Kaddafi’nin darbe yaptığı Onun oğlu Küçük Sunusi, darbe yapıldığı zaman Bursa’daydı. “Araplar bizi arkadan vurdu” sözü bir İngiliz yalanıdır. Arap Dünyası’nda da “Türkler bizi sömürdü” yalanını yaymışlar. Neyini sömürecektik onların? Kumunu mu? O zaman henüz petrol icat edilmemişti. 

HİÇBİR MİLLET, TAHRİP EDEMEYECEĞİ SİLAHI SATMAZ

-Çanakkale’de savaş 14 ay sürmüş, dedelerimiz düşmanın 500’den fazla uzun menzilli topuna karşı çapları ve menzilleri daha düşük 78 topla kahramanca mücadele etmişler. Daha büyük çaplı ve daha uzun menzilli top yapma imkanımız yok mu?
Bu topları yapmayı düşünmüşler. Ama bu bir bilgi ve imkan meselesi. O dediğin doğru. Bizim toplarımızın menzili 7400 metre, bazılarının 5000 metre, Orhaniye’deki Rumeli Mecidiyesi ve Anadolu Mecidiyesi tabyalarındakilerin menzili 12000 metre. Ötekilerin toplarının menzili 14000 metre. Yine bizim toplarımız bir mermi atıncaya kadar, onların topları altı mermi atıyor. Bir de düşmanın bu üstünlüğü var. Şunu unutmayın: Hiçbir millet tahrip edemeyeceği bir silahı satmaz. Zaten Çanakkale’den bunların çekilmesinin birçok sebebi var da, esas bir sebebi de; 1915 yılının sonundan itibaren Avusturya’dan çok uzun menzilli topların gelmeye başlaması. İşgalciler bunu görünce,  “Bunlarla başedilemez” kanaatine vardılar. 

-Çanakkale Mahşeri'ni okurken, insan aynı heyecanı yaşıyor. Kitabınızı yazmadan Çanakkale gazileriyle de konuştunuz mu?

Tabi konuştum. Ama ben bu kitabı yazmaya başladığım zaman Çanakkale’nin köylerinde 2 tane gazi bulabildim. Onlar da çok yaşlıydı. Dedikleri birbirini tutmuyordu. Fakat 20-30 sene önce oğulları ve komşuları bunları çok dinlemiş. Onları da çok dinledim tabii. Çanakkale ile ilgili yerli ve yabancıların hatıralarını okudum. 

CEVAT PAŞA PEYGAMBER EFENDİMİZİ RÜYASINDA GÖRMÜŞ

-Nusrat Mayın gemisi ve Karanlık limandan bahseder misiniz?

Nusrat mayın gemisi, bir gecede 26 mayın döşüyor Karanlık Limana. Orası düşmanın Golyad ve benzeri zırhlılarının kontrolü altında. Bölge devamlı projektörle taranıyor. Üstelik bu 26 mayın, değişik batık gemilerden çıkarılıyor. Yani bize ait değil. Bizimkiler, “Bu mayınları nasıl ekebiliriz?” diye devamlı fırsat kolluyorlar. Hatta Churchill 5600 frank fiyat biçiyor o mayınlara. Sisli bir gece olmasa, Nusret Mayın Gemisi’nin o bölgeye inmesine imkan yok. Çünkü orada nöbet bekleyen İngilizlerin büyük zırhlı gemileri var. Onların yukarısında da kıyıya dik olarak bizim 9 mayın hattımız var. 17 Mart’ı 18 Mart’a bağlayan gece Cevat Paşa Peygamber Efendimizi rüyasında görmüş. Efendimiz Cevat Paşa'ya  "Mayınları tarif ettiğim gibi döşeyin" diyor. Saat:01.00’e doğru bir puslu hava oluyor. O puslu havaya ve Allah’a güvenerek, Cevat Paşa, Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'ya mayınları döşeme emrini veriyor. Yüzbaşı Hakkı bey nerelerde mayın ekiliyse onları biliyor. Zaten elinde haritası var. Onların kıyısından ağır ağır gidiyor. Goliad’ın arkasından dönüyor. Karanlık liman ki onların kontrolü altında. 26 mayını kıyıya paralel ekiyor. Dönüşte kalp çarpıntısı olan Tophaneli Hakkı vefat ediyor. O zaman 4 yaşında olan Tophaneli Hakkı’nın kızı İclal hanım 1999’da vefat etti. 

CHURCHİLL DİYOR Kİ: BİZ KARANLIK LİMANI TEMİZ BİLİYORDUK

-Churchill'in Nusrat Mayın Gemisi ve Karanlık Limanla ilgili hatıratını anlatır mısınız?

Churchill, hatıratında diyor ki: “Benim bildiğime göre dünya tarihinde Yüzbaşı Tophaneli Hakkı’nın yapmış olduğu işi hiçbir kul yapmamıştır. O 26 mayını döşedi.. Havadan ve denizden fotoğraflarını çekmiştik. Yani biz oraları temiz biliyorduk. Halbuki orayı mayınlamış. Dolayısıyla biz boğazı geçemedik. Yenilmez donanmamızın üçte biri sulara gömüldü. Üçte biri kullanılamaz hale geldi. Savaş iki buçuk sene uzadı. Sekiz buçuk milyon Avrupalı öldü. Biz boğazı geçemedik. Rusya komünist oldu. 30 milyon insan öldürdüler. Rusya daha sonra Çin’i komünist yaptı, 50 milyon insan Çin'de öldürüldü. Biz boğazı geçemedik. Müslümanlar, Asyalı Milletler, Avrupa’nın ihtişamından ve şüphe etmeye başladılar. Biz Hindistan’ı, Pakistan’ı Bengladeş’i elde tutma imkanını kaybettik. Hollanda Endonezya’yı, Belçika Kongo’yu elde tutma şansını kaybetti. Dolayısıyla Avrupa’nın dünyadaki gücü tasfiye oldu." 

AVAM KAMARASINDA KONUŞAN CHURCHİLL DİYOR Kİ: MÜSLÜMAN TÜRKLER İNSAN SAYILMAZLAR

-Churchill’in Müslüman Türklere bakışı nasıl?


- Biliyorsunuz savaşlarda zehirli gaz kullanmak yasaktır. Fakat Ağustos ve Eylül ayları Çanakkale’de çok önemlidir İngilizler için. Çünkü Ekimden itibaren yağmur yağar. Çamurlar da ağır topları sağa sola kaydırmak, götürmek de zordur. Dolayısıyla bütün kozlarını Ağustos’ta oynar İngilizler. “Burayı yaralım” diye. Yaramayınca Churchill, Avam Kamarası’ndan zehirli gaz kullanma yetkisi ister. “Evet, savaşlarda insanlara karşı zehirli gaz kullanmak suçtur. Fakat Türkler Müslümandır. Dolayısıyla insan sayılmazlar. Zehirli gaz kullanmamızda hiçbir mahsur yoktur. Bu teklifi Avam Kamarası onaylar ve orduya, hükümete zehirli gaz kullanma yetkisini verirler. Avrupa’yı tanımanız için söylüyorum. Aynı Churchill, 1950’li yıllarda Nobel Barış ödülü almıştır. Zaten Çanakkale’de kullanılan zehirli gazdan kör olan askerlerimizin ellerini birbirine bağlayan o zamanki hükümetimiz, “İngilizlerin işlediği bu insanlık faciasını bütün dünya bunları seyretsin” diye İstanbul sokaklarına bırakmıştır. 

ÇANAKKALE SON DÖNEM TARİHİMİZİN LABORATUVARIDIR

-Çanakkale’de 5. ordumuz Alman Liman Von Sanders’in komutasında savaşırken, Seddülbahir’de kıyıda çok az (160 asker) kuvvet bırakılıyor. Asıl ihtiyat kuvvetlerimiz geride bekletiliyor. Hafif silahları olan, makineli tüfeği bile olmayan öncü kuvvetlerimiz düşmana karşı kahramanca çarpışmasına rağmen hepsi şehit düşüyor. Alman komutanın İngilizleri karaya çekmeyi planlıyor. Enver Paşa da dahil, Osmanlı subayları Alman generale itiraz etmelerine rağmen,onun emrine giriyorlar. Bu görüşlere katılıyor musunuz?


-Seddülbahir’de Tosyalı Teğmen Abdürrahim Efendi’nin komutasındaki birlik yaşıyor. Düşmanın 400 pare gemisi dolaşıyor orada. Toplarının sayısı 500’den fazla. Şimdi bizimkiler tabii bekliyorlar. En büyük kuvvetlerimiz ihtiyatta. Sebebi; hangi çıkarma gerçek çıkarma, hangi çıkarma şaşırtma çıkarması. Bunu anlayacaksın, anlayamazsan çok yanlış yaparsın. Onun için bekliyorlar. Öne konulan askerler az ama, çok seçme askerler. Şimdi ben sana takım takım sayabilirim. Bu arada bütün ağır kuvvetlerimiz arkada ihtiyatta. Mustafa Kemal Paşa orda Yarbaydır. Zaten onun oraya tayini 17 Nisan’da Çamburnu’ndadır. Fevzi Çakmak Paşa orada, Kanlı Sırtta’dır ve Albaydır. Kazım Karabekir Paşa, oradadır ve oda. Yani Çanakkale’nin bir vasfı da son dönem tarihimizin laboratuvarıdır. 

ÇANAKKALE HİLELERLE DOLU

Milli Mücadelede gördüğünüz ne kadar paşa varsa, (Cevat Paşa dahil) –ki Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya giderken Cevat Paşa Genelkurmay Başkanıydı- Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Ali İhsan Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Deli Halit Paşa, ya Yarbay, ya Albay, ya Binbaşı. Mesela Halit Paşa, o zaman Binbaşı, 21. alayın kumandanı. Yani Çanakkale’nin öyle bir hüviyeti var. Yani Liman Von Sanders’in “Türkiye’de Beş Yıl” diye bir kitabı var. Çok açık yürekli bir adamdır. O kitapta diyor ki en sonunda. “Benim burada bir hatam oldu. Onlar çekilirken ben hücum emri vermeliydim.” 

Şimdi söyleyeceğim benim yorumum. “O kadar büyük bir takatsizlik var ki. Onların çekileceğini biz biliyoruz. Bizden bir asker, okumuş, Darül Fünun talebesi onların cephesine yazılı bir mesaj gönderiyor. “Çekiliyorsunuz, İnşallah Kudüs’te görüşeceğiz” diye. Demek ki subaylarımız onların çekileceğini biliyorlar. Fakat bunu Liman Von Sanders’ten gizliyorlar. Çünkü “Hücum emri verecek. Zaten takatimiz kalmadı. Olanı da kaybetmeyelim” diye düşünüyorlar.  Liman Von Sanders, Saroz’da, yukarda. Düşman çekilirken de birden çekilmiyor. Çok taktikli. Parça parça çekiliyor. Birçok hileye başvuruyorlar. Asker ve hayvan maketleri yapıyorlar. Çanakkale hile ile dolu. Bütün bunlar var kitabımda. Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde “Harp hiledir” buyuruyor. 

25 KİLOMETRE TÜNEL KAZMIŞIZ

-Bir de yer altından tüneller kazılıyor, düşman askerinin olduğu tepenin altına patlayıcı koyuluyor. Tepe çöküyor. Bu tüneller nasıl kazılmış?


O tünelleri maalesef biz orda koruyamadık. Şimdi siz Çanakkale’yi gözünüzün önüne getirin. Şöyle bir yarımada. Bu yarımadanın etrafı da denizden düşman donanması ile kuşatılmış. O zaman silah, mermi ve erzak Eceabat’a geliyor. O zamanki adı Aydos. Onu Arıburun’a nasıl götüreceksin? Adamlar havadan uçakla gözetliyor. Şimdi orada öyle dehlizler yapmışlar bizimkiler ki, (onlar hep sonradan dolmuş) Eceabat’tan giriyorsun, Arıburun’dan çıkıyorsun. 25 km dehlizin boyu. Yine Eceabat’tan giriyorsun, Seddülbahir ve Alçıtepe’den çıkıyorsun. Bu tüneller savaştan biraz önce kazılmış. Çünkü biz biliyoruz buraya hücum edecekler. 

EŞEKLERİN ANIRMASI NASIL ÖNLENİYOR?

O dehlizlerden giderken bizim cephane taşıyan eşekler anırıyor. Eşek anırınca düşmanlar “Burada asker var” diyip orayı bombalıyorlar. Almanlar bir türlü bu eşeklerin anırmasının önüne geçemiyorlar. En sonunda bizim bir çoban bunu hallediyor. Affedersiniz eşeğin dübürüne zeytin yağı sürünce oradan destek alamıyor. İstirahat edince anıramıyor. Bizim askerlerden sivilde çobanlık yapan biri bunu söylüyor. Bu taktik uygulanıyor. Bu da bir taktik. 

KURAN OKUMA BİLMEYENLER TEKBİR GETİRİYORLAR

-Askerlerimizi düşmana karşı coşturmak için neler yapılıyor?

7 defa el değiştirmiş Zığındere muharebelerini anlatan Alman generali hatıratında diyor ki: “Dört gün dört gece hiç aralıksız siperlerimiz bombalandı. Denizden karadan onlar ikmal yaparken, uçaklarla bombaladılar. Osmanlı askerleri kumandanlarının emrinde dizildi. Sipere giren şanslıysa üç dakika sonra kolunu bacağını kaybediyor, önümüze geliyor, şansı yoksa, böyle pırtı gibi havada uçuyor. Üzerine bomba isabet edince paramparça oluyor. Buna rağmen bir tek Osmanlı askeri ‘Ben bu sipere girmem’ demiyor, kaçmıyor, çıldırmıyor. Bilenler; Kur'an okuyordu, bilmeyenler tekbir getiriyor ve giriyorlar, kaderlerine razı oluyorlar.” (Bunlar Mustafa Kemal Paşa’nın hatıratında da var)

MUSTAFA KEMAL'İN ÖLÜM EMRİ

-Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale Harbi’nde bir de meşhur bir emri var: “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. Siz ölürseniz belki ihtiyat kuvvetleri gelir, muzaffer oluruz. Ölmezseniz, hepten yok olacağız”. Paşa bu emri nerede veriyor?


Mustafa Kemal Paşa o emri 6 Ağustos’ta Arıburnu’nda Anafartalar’da veriyor. Bunlar da var Mustafa Kemal’in hatıralarında. Kaynağı zaten kendisi. 

İKİSİ HARİÇ, HEPSİ GERÇEK KAHRAMAN

-Çanakkale Mahşeri romanınızda bütün kahramanlar gerçek kahramanlar mı?


Benim kitabımda 2’si hariç, hepsi gerçek kahramanlar. Yalnız iki yaramaz benim kahramanım. Çünkü herkes kahramanı yazmış. “Beşyüzbin kişiden bir tane de yaramaz olsun” diye o yaramaz adamı ben koydum. Bunun sebebi de şu. “Vatan Yahut Silistre” oynanınca Mizahçı Murat bir yazı yazdı. “Namık Kemal bizim bütün askerimizi kahraman yaptı. Bir tane korkak olmaz mı?” diye. Ben de aynı tenkide uğramayayım diye iki tane uyduruk kahraman koydum. Diğerlerinin hepsi gerçektir. 

-Mesela bir Kınalı Murat var. O da gerçek mi?


Evet, Kınalı Murat, Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinin Kara Yakup köyünden. O Kınalı Murat’la beraber askere gitmiş, Kınalı Murat şehit olmuş, dönmüş bir adam var. Onun torunu Elazığ’da Yardımcı Doçent. Hep Kınalı Murat’ı dedesi anlatırmış. Elazığ Üniversitesi’ne gittim. Ondan bir yazılı kağıt aldım Çanakkale dosyasına koydum. Bir gün Niyazi uydurdu derlerse, açar onu okurlar. 

İKİ TANE UÇAĞIMIZ VAR, ONLARI DA ALMANLARDAN ALMIŞIZ

-Çanakkale çok büyük bir savaş değil mi?


-Tabii çok büyük bir savaş. Kara, deniz ve hava savaşı. Bizim 2 uçağımız var. Onların çok. Bizim uçaklardan zaten biri düştü. Kalan uçağın adı da tek kuyruk. Bizim kitapta var. Onu hiç görmedim. Ama onun “Tek kuyruk” olduğunu herkes yazıyor. Uçakları da Almanlardan almışız. Kendi imalatımız değil. Hatta birinin kumandanı Alman Yüzbaşı Şinader, Ertuğrul uçağımızın kumandanı Üsteğmen Cemal Bey

0 yorum: